reklam
reklamreklam

İsmet Özel yazdı: Türkiye’deki Müslümanlar ve ‘arı beyi’

Şair İsmet Özel, İslamiyet’in doğuşu ile yayılması arasında yaşanan devrelere dair düşüncelerini aktarırken Türkiye’deki Müslümanların durumunu da ‘arı beyi’ misalinden hareketle değerlendirdi.

Yayınlanma Tarihi : Google News
İsmet Özel yazdı: Türkiye’deki Müslümanlar ve ‘arı beyi’

İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel’in “Ensar’ı sevmek imandandır” başlıklı son yazısı:

Hangi cepheden bakarsanız bakın İslâm’ın hak din olduğuna dair işaretleri göreceksiniz. Hadis-i Şerif bize muhacirleri değil Ensar’ı sevmenin imandan olduğunu söylüyor. Neden acaba? Biz Müslümanlar modernliğin baş göstermesinden bu yana bu hükmün muhtevasını kavrama yükümlülüğü altındayız. “Modernliğin baş göstermesinden bu yana” deyişimiz yeryüzünde şahit olduğumuz her şeyin künhüne varmamıza yarayan bir Kitap’a kavuşmuş oluşumuz sebebiyledir. Kur’an-ı Kerîm bize aidiyetin mensubiyetten daha yüksek bir bağlılık olduğunu gösterdi. Müslüman olarak hayatımız denince bundan mensubiyetten kalkıp aidiyete varan güzergâhı anlamamız gerekiyor.

İSLAMİYET’İN YAYILIŞI

Benim bildiğim Hazreti Ömer’in Müslüman olduğu güne kadar yeryüzünde İslâm’la şereflenmiş insan sayısının kırka ulaşmadığıdır. Yani İslâm’ı yaymak hiçbir çağda yangından mal kaçırmağa benzemedi. Kur’an bütün Kitap boyunca insanın aceleciliğini kınar. Beşer hayatında asıl dikkat edilmesi gereken husus insanların İslâm’ı kabule elverişli hale gelmeleridir. Hayırlı olan her şey bir koruma sayesinde gerçekleşir. İslâm’ı ilk koruyan Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem’in erişilmez yükseklikteki karakteriydi. Biz Müslümanlar her çağda olduğu gibi bu çağda da hâlâ o karakterin koruması altındayız. Oysa insan hayatı böyle bir korumayı yeterli görmeğe müsait değildir. Bu yüzden çocukluk yıllarında onu gözetmek üzere üstünde bulut gezen Hazreti Muhammed’in ashabı vardı. Muhacirlerin ve Ensar’ın açık seçik bilindiği dönem bir güllük gülistanlık dönemi mi idi? Hayır. İnsanlardan “Ya Muhacirin! Ya Ensar!” nidalarının yükseldiği, ellerin kılıç kabzalarına yöneldiği dönemlerde Allah Resulü kendine sadık birkaç kişiyle Medine’yi terk ederdi. Bu uzaklaşmayı fark edenler yaptıklarından çok utanır ve Peygamber’i şehre geri getirmek için uğraşırlardı.

“AYDINLANMIŞ ŞEHİR” MEDİNE

Gerginliğin o günlerde bile böyle yükselmesine mukabil niçin Ensar’ı sevmek imandandır? İşin içinde iş var. Unutmayalım ki: “İnsan beşer, elbet şaşar”. Eğer bizler hiç günah işlemeyecek olsaydık, Allah bizi helâk edecek ve yerimize günahlarına tövbe eden bir kavim yaratacaktı. Mesele Müslüman’ın tabiatın bir ritmi olduğunu keşfetmesi ve insan hayatını o ritme uygun bir şekle davet etmesidir. Davet eden davet edilendir aynı zamanda. Ensar Müslümanları Mekke’yi Müslümanlar için yaşanmaz hale getiren Müşriklerin baskısından salim kılmak kastıyla Yesrib’e davet etti. Resulullah Hicret sonrası bu şehirde akışı Kur’an hükümleriyle gerçekleşen bir hayat kurdu. Bu yüzden biz Müslümanlar yaşadığımız şehre aydınlanmış şehir anlamında “Medine-i Münevvere” dedik. Bu yüzden I. Cihan Harbinin sona ermesine yakın bir Medine Müdafaamız var.

TÜRKİYE’DEKİ MÜSLÜMANLAR

Eğer Ensar olmasaydı Hicret de olmayacak, Müslümanlar zamansız kalacaktı. Türkiye Cumhuriyetinde Hıristiyanların 1925inci yılının 26 Aralık günü Hicrî takvim yürürlükten kaldırıldı. 98 senelik zamansızlığımızın acısını çekmek kime kaldı? Hicrî takvimin yürürlükten kalkmasından itibaren “93 Harbi”miz de yok oldu. Harbin cereyan ettiği yıl Müslümanların 1293üncü yılıydı. Şimdi bir 1877-78 Osmanlı-Rus Harbimiz var. Soyları 93 muhacirlerine varan kişiler kendilerini nasıl hissediyor, bunu bilemiyorum. Asıl bilmediğim kendimden başkası değil. Hıristiyanların 1949uncu yılında Necip Fazıl “Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,/Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” mısralarıyla Türk gerçeğinin merkezinden konuşmuş. Ne var ki, bu konuşma Cumhuriyet’in ilânından 26 sene sonra gerçekleşebilmiş.

Hep kendime sorarım: 15, 16, 17 yaşımdayken niçin İslâm düşüncesi cezbetmedi beni? Düşündüm ve cevabı çok açık, çok anlaşılır bir şekilde verebiliyorum: Çünkü Türkiye’deki Müslümanlar Ensarlaşma fikrinden de, tavrından da, hassasiyetinden de uzaklaşmışlardı. Allah yolunda ölme fikrine sadece laikler değil Müslümanlar da alaycı bir tarzda yaklaşıyordu. Dikkatini arıların nasıl oğul verdiğine çeviren olmamıştı. Arı kovanında bir tek doğuran arı vardır. Doğuran arı olmasına rağmen ona halk arasında “arı beyi” denir. Bir miktar diğer arılardan vücutça iri erkek arı vardır. Gerisi çoğunu bizim kırda bayırda gördüğümüz dişi ve fakat kısır işçi arılardır. Yılda bir kez bey arı çiftleşmek üzere kovandan ayrılır. Peşinde onu dölleyecek olan erkek arılar vardır. Çiftleşmeden sonra bey arı kovana döner ve bir müddet sonra yumurtlar. Bu zamandır işin kritik zamanı. Yumurtalardan ne tür arı çıkacağı önceden belirlenmiştir. Yani her batında bir tek bey arı doğar; ama bey arının doğacağı yumurta bütün yumurtalardan sonra çatlar. Önceden doğan arılar bey arının güvenliğini sağlamak üzere onun etrafını sarar. Niçin yaparlar bunu? Çünkü “eski” bey arının hedefi yeni doğacak bey arıyı katletmektir. Yeni bey arıyı öldürürse işçi arılar eski işçilere katılacaklardır. Ne zaman ki koruma gerçekleşir, işte o zaman işçi, erkek arılar yeni bey arının yönetiminde kovanı terk eder. Böylece kovan “oğul” vermiş olur.

Kaynak: istiklalmarsidernegi.org

YORUM YAP